Rüya yorum sitemize üye olun, düzenli olarak rüyalarınızı yorumlayalım. Eğer bir tek rüya yorumlatmak istiyorsanız konu ile ilgili başlığın altına yazabilirsiniz.
+11 oy
52 okuma
Simge Bilgi kategorisinde Rüya Bilgesi (121k puan)  
düzenledi
Rüyanın kavramsal çerçevesi çizilip, rüya ile ilgili gereken psikolojik alt yapı oluşturulduktan sonra çalışmanın bu bölümünde Doğu ve Batı’daki önemli bilim insanlarının rüya hakkındaki görüşlerine ve çalışmalarına yer verilecektir. Bu bölüm çalışmamızın en önemli bölümüdür.

Bilinmektedir ki rüyanın tarihçesi çok eskilere dayanmaktadır. Bu nedenle hemen hemen tüm bilim dalları rüyalarla ilgilenmişlerdir. Biz de başta Doğu düşünürlerinin, rüyalarla ilgili neler düşündüklerini ve neler çalıştıklarını incelemekle bu bölüme başlayacağız. Bu Doğu düşünürleri aslında; psikoloji, felsefe, tarih ve tasavvuf ile ilgili çalışmaları olmalarına ve bu alanlar üzerine incelemelerde bulunmalarına rağmen bir şekilde yolları rüyadan geçmiştir. Ayrıca sadece Doğu düşüncesi değil, Batı’daki rüya çalışmalarına da, önemli ve bulundukları ekollerin kurucuları olan çeşitli psikologların düşünceleri ve rüyalarla ilgili yazmış oldukları kitapları çerçevesinde inceleme yapılacaktır.

Yorumunuz

Adınız (isteğe bağlı):
Gizlilik: E-posta adresiniz yalnızca bu bildirimlerin gönderilmesi için kullanılacak.
Spam Koruması:
gece ne renktir?
Gelecekte bu doğrulamadan kurtulmak için, lütfen giriş yapınız veya üye olunuz.

7 Yorum

+9 oy
Simge Rüya Bilgesi (121k puan)  
seçti
 
En İyi Yorum
DOĞU DÜŞÜNCESİNDE RÜYA

Çalışmanın bu kısmında Doğu’da temel kabul edilen, araştırmalarıyla ve çalışmalarıyla Doğu kültürüne önemli bir miras bırakan başta psikoloji olmak üzere felsefe ve tasavvuf bilim dallarıyla ilgilenen ve bu bilim dallarında köklü bir yere sahip olan İbn Rüşd, Farabi, İbn Haldun, Gazali ve İbn Arabi’nin görüşleri çerçevesinde rüya konusu incelenecektir.

Rüya konusunda Doğu ve Batı bilginleri arasında zaman zaman farklı yaklaşımlar sergilenmiş; Batı bilginleri genelde rüyayı insanın günlük yaşantısı sonucu gördüğü şey olarak yorumlarken, Doğu bilginleri bu görüşe katılmakla birlikte, onlar rüyayı, Allah’tan gelen ilahi bir mesaj olarak da görmüşlerdir.
Simge 24 Temmuz 2020 Bilgi kategorisinde Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı Batı düşüncesinde rüya
+9 oy
Simge Rüya Bilgesi (121k puan)  
İbn Rüşd ve Rüya

“İbn Rüşd canlıda bulunan güçleri iki kısma ayırmaktadır. Birinci kısmı oluşturan yetiler kendisinde bir nefs bulunması sebebiyle bedene atfedilen güçlerden oluşmaktadır. Nitekim beslenme, duyular, cüz’î idrâk güçleri birinci kısma örnektir. İkinci kısmı ise; uyku- uyanıklık, gençlik- yaşlılık, ölüm-hayat, sıhhat- hastalık, rüyalar ve ömrün uzunluğu- kısalığı gibi bir bedende bulunması sebebiyle nefse atfedilen güçler oluşturmaktadır. İbn Rüşd ikinci kısımdaki güçlerin hepsinin canlının var olabilmesi için zorunlu olduğunu söylemektedir. İbn Rüşd, Ortaçağ felsefe ve nefs teorisi çerçevesinde, insanın hem nefsini hem de bedenini ilgilendiren uyku ve uyanıklığı psikoloji biliminin altında incelemiştir. Uyku ve uyanıklık kavramlarının tanımlanmasında, fizikteki hareketi açıklamak için kullanılan bilkuvve ve bilfiil kavramlarından faydalanmıştır. İbn Rüşd uykuyu; bilkuvve hissetme olarak tanımlar ve uyuyan kişinin yeme, içme, görme ve kendi yapısına has olan tüm duyu fiillerine bilkuvve sahip olduğunu söyler. Bir kişinin kendisini uykuda yemek yerken veya beş duyusunu kullanırken görebilmesi bunun en güzel örneğidir. Uyanıklık ise uykunun zıttı olarak tanımlanmıştır ve bilfiil duyu olarak açıklanmıştır. Bilkuvve olmak, bilfiil var oluşun ortadan kalkması olduğundan, uyku uyanıklığın yok olmasıdır. İbn Rüşd uykunun mahiyetini ise, ortak duyunun dış duyu organlarından ayrılarak bedenin içine çekilmesidir şeklinde açıklamıştır. Uyanıklık ise ortak duyunun, duyu organlarına doğru olan hareketidir. Bundan dolayı uyku hareketin sükûna ermesi, kesilmesi olarak tanımlanırken uyanıklık ise hareketin sürekliliği olarak tanımlanmıştır.”

 “İbn Rüşd, uyku sırasında; ortak duyunun, beş duyu organını kullanmadan da fonksiyonelliğine devam edeceği görüşündedir.”

“İbn Rüşd’e göre rüya; gelecekte vuku bulacak bir olay hakkında kendisini uyaran bir rüya görmemiş hiçbir insan yoktur. Nitekim insanlar rüyanın sebebini meleklere, kehanetin sebebini cinlere ve vahyin sebebini de vasıtalı veya özel bir vasıta ile olsun Allah’a atfederler. Endülüslü filozof rüyayı sadık ve yalan rüyalar olmak üzere ikiye ayırmıştır. İbn Rüşd araştırmalarını birtakım sorular çerçevesinde devam ettirmiştir. Bu sorular şunlardır:

-Bu iki tür rüya nefsin hangi parçasına nispet edilebilir?
-Sadık ve yalan rüyaların fail sebebi nedir?
-Sadık rüyalar niçin oluşur?
-Nasıl oluşurlar?
-Kaç sınıftırlar?
-Hangi tür bilgi rüyalarda oluşur?
-Niçin özellikle uyku zamanına mahsusturlar?
-Bazı insanlar rüya konusunda niçin üstündürler bazıları niçin yalan rüya
görmekte bazıları niçin sadık rüya görmektedirler?
-Bazı insanlar rüya tabirinde iyi olmalarına rağmen bazıları niçin iyi
değildir?”

“İbn Rüşd’e göre uyuyan kişi o anda dış dünyada duyu objesi olmamasına rağmen görüyormuş, işitiyormuş, kokluyormuş, tadıyormuş veya dokunuyormuş gibi hissedebildiğine göre uykudaki bu hareket uyanıklıktaki hareketin bittiği yerde başlıyor olmalıdır. Uykudaki bu hareket; uykuda ve uyanıklıkta devamlı aktif olan mütehayyile gücünde başlıyor olmalıdır. İbn Rüşd rüyanın oluşumunu hafızanın hayal gücüne bağlamaktadır. Ona göre rüyaların amacı; insanın olacaklara kendini daha çabuk alıştırması ve hayatında gelecekte olacak şeylerle karşılaştığında şoka girmemesidir. Bu amaçla rüyalarda kişi kendisiyle ilgili iyi ya da kötü şeyler gördüğünde bir nebze de olsa olacaklar karşısında tedarikli davranmış olacaktır. Nitekim buna örnek olarak Kralın gördüğü ve Yusuf (a.s.)’a yorumlattığı rüya buna örnektir. Kralın gördüğü rüya Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: Kral bir gece rüyasında yedi arık ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başak ile kuru başak gördüğünü söyledi. Hz. Yusuf bu rüyayı, yedi yıl bolluk ve bereket olacak ardından yedi yıl da kuraklık olacak şeklinde yorumladı ve yorumladığı gibi de ilk yedi yıl bolluk ve bereket daha sonraki yedi yıl ise kuraklık görülmüştür. Bolluk ve bereket zamanı yapılan yiyecek stoklarıyla kuraklık döneminde sıkıntı çekilmemiştir. (Yusuf, 12/ 43- 50). Rüya tabircisi ise yapısı bakımından rüyada olan benzer sûretleri ve sembolleri anlamada kabiliyetli olan bir kişidir. Rüya tabircilerinin tüm toplumlar için ortak olan sembolleri bilmesi yanında bulunduğu topluma has olan sembolleri de bilmek zorundadır. İbn Rüşd’ün iyi bir rüya tabircisinde olması gereken özellikleri sosyolojik açıdan önemlidir çünkü ona göre iyi bir tabirci, kendisini düşünmeye ve araştırmaya vermeli, bedenini temizliğe alıştırmalı ayrıca behimi huylara meyletmeksizin iffetli ve ruhani olmalıdır. Bir kişinin görmüş olduğu bir rüyanın anlamını bazen bir başka rüyasında öğrenmesi mümkün olmaktadır. Bazı insanlar hayal güçlerinin üstünlüğünden dolayı daha fazla rüya görmektedirler. Bu insanlar melankolik bir yapıya sahip olmalarından dolayı daha sık rüya görürler. Ayrıca İbn Rüşd rüyalara çeşitli sınırlılıklar getirmiştir. Bu sınırlılıklar zaman dilimi ve rüyaların konularıyla bağlantılıdır. Zaman dilimi ile ilgili sadece gelecek zamana ait bilgilerin değil geçmiş ve şimdiki zamanla ilgili olay ve bilgilerin de rüyalarda görülebileceğini vurgulamıştır. Ona göre konu bakımından ameli sanatlar ve cüzi pratik güçlerin bilgisinin rüyalarda elde edilebileceğini fakat nazari yani teorik bilimlere ise rüyalarda ulaşmanın zor olduğunu ve uzak olduğunu bildirir. İbn Rüşd yalancı rüyaların iki sebeple görüldüğünü belirtir. Birincisi bu rüyalar, dış dünyadaki duyu objelerinin, ortak duyuda bıraktıkları izlerden dolayı hayal gücünün etkisiyle oluşmaktadır. İkinci sebep ise bu tür rüyalar nefsin isteklerinin doyurulmamış olmasından kaynaklanır. Örneğin susamış insanın rüyasında kendisini su içerken görmesi gibi. İbn Rüşd’ün rüya ile ilgili bu açıklamaları onun duyu ve akıl dışında başka bir bilgi kaynağını da kabul ettiğinin göstergesidir.”
+9 oy
Simge Rüya Bilgesi (121k puan)  
Farabi ve Rüya

Farabi, insanın psikolojik yapısından bahsederken çeşitli yapıları kuvvet olarak isimlendirmiştir. Ona göre; hafıza, algılama, hayal, rüya süreçleri “Muhayyile Kuvvetin” içinde; zeka, yetenek ve düşünme de “Nâtık Kuvvetin” içinde bulunmaktadır. Bu iki kuvvet birbiriyle etkileşim içindedir ve her ikisi de beynin fonksiyonlarında yer alır. Burada bu kuvvetlere girilmeyecek yalnızca çalışma konusu itibariyle muhayyile kuvvetinden bahsedilecektir. Muhayyile; hayal gücü, tasarlayabilme anlamlarına gelmektedir. Farabi, rüyaları muhayyile kuvvetinin bir fonksiyonu olarak ele almıştır. Muhayyile kuvveti uykudayken faaliyette olduğu zamanlarda rüyalar oluşmaktadır. Örneğin, uyku sırasında beden herhangi bir dış etkene maruz kalırsa; muhayyile kuvveti de bundan etkilenir ve insandaki taklit kuvveti devreye girer böylece ya bedeni etkileyen şeyin aynısı veya ona benzeyen imajlar şeklinde taklit edilebilir. Böylece bedenin maruz bırakıldığı etkenin aynısı veya benzeri rüyada görülmektedir. Mesela, nem ile ilgili bir etki su görülmesine veya havuz gibi bir imajın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Farabi, rüyaları da çeşitlemiştir. Bunlar “adi ve sadık rüyalar” olarak adlandırılmıştır. Adi rüyalar; Jung’un bilincin alışılmış verilerine ters düşen ruhsal oluşum dediği ve genel psikolojide iç yaşantı olduğu belirtilen rüyalardır. Bu rüyalar Farabi’de alegorik mahiyette, kapalı, ters manalarla benzetme ve bilmecelerle ifade edilmektedir. Farabi’nin faal akla bağlı olarak ortaya çıktığını ifade ettiği sadık rüyalar konusunda söyledikleri ise modern psikolojinin dışındadır. Buradaki açıklamaları metafizik alandadır.

“O’na göre rüyalar; uyanıkken duyma, düşünme ve irade güçlerinin etkisinde kalan hayal gücünün uykuda bu etkiden kurtularak faaliyet göstermesiyle ortaya çıkar.”

 “Her rüya muhayyilenin taklit fiilinin bir ürünüdür. Tahayyül, zamanın üç boyutuna da yönelebilir ve onların her biri ile ilgili olarak çeşitli tasarımlarda bulunabilir. Rüyalar bazen birtakım arzuların gerçekleşmesini yahut bir korkudan sakınmayı temsil ederler. Yine Farabi’ye göre, hayal gücünün uykuda ya da uyanıkken faal akılla birleşebilecek bir güç seviyesine ulaşması durumunda sadık rüya ve vahiy olayı gerçekleşmektedir.”

“İslam filozofları, rüyayı ayrıca dini bir içerikle peygamberlik noktasında da inceleyip yorumladıkları için birtakım fikirler ortaya koymuşlardır. Farabi, uyanıkken hayal yetisi güçlü olduğunu söylediği peygamberler arasında, hayal yetilerinin kapasitesine bağlı olarak bir derecelendirme yapar. Ona göre hayal yetisi çok güçlü olan peygamberler, hakikatin suretini doğrudan kavrarlar; biraz güçlü olanlar ise simgelerle alırlar. Farabi’ye göre birinciler yoruma gereksinim duymazken ikinciler yoruma gereksinim duyarlar. Dolayısıyla hakikati doğrudan ortaya koyan peygamberler diğerlerinden daha üstündür.”
 
Farabi’ye göre rüya ve vahiy olayı, aynı psikolojik mekanizma ya da süreç içerisinde oluşur. Peygamberin yaşadığı vahiy tecrübesini anlamak için rüya olayı bir anahtar görevi yapar. Nitekim her iki olay da hayal gücü vasıtasıyla gerçekleşir. Hayal gücü, duyum ve düşünme gücünün ara yerinde bulunan ve normal uyanık şuur durumunda her ikisinin faaliyetinden de etkilenen arzu etme gücünü harekete geçiren bir orta güçtür. Uyku anında olduğu gibi, şuurlu faaliyet geçici olarak durduğu zaman hayal gücü tam serbestliğe kavuşur ve diğer güçlerle olan ilişkisini koparır. Bu durumda, bağımsız olarak faaliyete geçer ve kendi hafızasında kayıtlı bulunan izlerle meşgul olur. Daha önce şuuru işgal etmiş bütün duyumlar, kavramlar, istek ve heyecanlar onun çalışma alanını meydana getirir. Hayal gücü, duyulur nesnelerin resimlerini saklama, bunları birleştirme ve ayırma, benzetme ve taklit etme suretiyle yeni hayaller geliştirir veya zihinde saklanmış olan tasavvurlardan yeni şekiller oluşturur. Bunu yaparken, etkilendiği şeyi ya olduğu gibi, kendisine arz edildiği şekilde kabul ederek yapar ya da onu kendi türünden kalıbı içerisinde ifade eder.
Böylece rüyalar, saklanmış hatıraların, tatmin arayan ya da tatminsiz kalmış arzuların, insandaki mizaç ve eğilimlerin, çeşitli bedeni- ruhi hallerin bir ifadesi olarak gerçekleşir. Bundan dolayı ruh halimizin sakin olduğu zamanlar rüyada su görür ya da yüzeriz. Rüyalar bazen birtakım arzuların gerçekleşmesini yahut bir korkudan sakınmayı temsil ederler. Uyuyan bir kişi belli heyecanlara tepki göstererek, yatakta sağa- sola döner, yatağını terk eder veya bilmediği bir kimseyle dövüşür veya onu kovar. Hayal gücü, düşünceye konu olan ruhani, duyular dışı soyut gerçekleri de, kendi türünden duyulur şeylerin en üstün ve mükemmeli olan güzel şeylerle ifade eder. Bu arada hayal gücü, Faal Akılla da irtibat kurabilir ve onun kendi üzerine taşan gücü sayesinde, şuurun aracılığına ihtiyaç duymadan bazı tasavvurlar oluşturabilir. Faal Aklın hayal gücüne sunduğu cüz’iyât türünden bilgiler, adi veya sadık rüyalarla kendisini ifade eder. Bunların bir kısmı bugüne, bir kısmı ise geleceğe aittir. Hayal gücü, Faal Aklın ilham ettiği şeyleri rüyalarla taklit edebildiği gibi, ilahi şeylerle ilgili kehanetler şeklinde de ifade edebilir.
+9 oy
Simge Rüya Bilgesi (121k puan)  
İbn Haldun ve Rüya

“Rüya ruhani bir şey olup, uykuda iken insani olan ruhun, mana alemine dalması sonucunda, gaipten kendisine akseden varlıkların şekil ve suretini bir anda görmesinden ibarettir. Çünkü kişi uyku halinde iken ruh, ten ve maddi şeylerle olan ilişkisini kestiği için, diğer ruhani varlıklar gibi o da gaybi aleme yöneldiğinde melekleri ve diğer latif cisimleri müşahede eder.”

 “İbn Haldun’a göre; latif bir buhardan ibaret olan ruh, gece serinliğinin etkisiyle bedenin derinliklerine çekilir, duyular dinlenir, böylece ruh bedensel çıkarlar ve maddi düşüncelerden kurtulur. Böylece rüya oluşur.”

İslam filozoflarının önemli bir bölümü, Yeni Platoncu öncüleri gibi rüyaları; insan nefsi ve etkin akılla ilişkilendirmekte ve onların geleceğe ilişkin işaretler içerdiğini düşünmektedirler. Rüya, nefsin gaybden kendisine akseden varlıkların şekil ve suretlerini bir anda görmesinden ibarettir. Çünkü kişi, uyku halinde ten ve maddi şeylerle olan ilişkisini kestiği, diğer ruhani varlıklar gibi o da ruhani bir varlığa büründüğü için gaybi aleme yöneldiğinde melekleri ve diğer latif cisimleri müşahede eder. Kişi bu ruhani haletinde, vukua gelecek olan haller hakkında edinmek istediği bilgileri elde eder. Uykudayken nefsin, zahiri duyulardan olduğu gibi, batini duyularla çekişmekten ve meşgul olmaktan sıyrılarak, bir anda kendisinin ruhani olan zatını dahi manevi bir idrakle anlamaya muvaffak olur ve gaipten kendisinin zatına akseden ve gaipten gelen bilgilere vukuf kesbeder. Bundan sonra, insani nefs vasıtasız olarak telakki ettiği bu gaybi olan bilgileri hayal yetisine sunar. Hayal yetisi ise bu manaları ya olduğu gibi hakikati üzere kabul eder ya da bu manaları birbirine benzeyen kalıplara sokar. İbn Haldun, hayal yetisiyle ilişkilendirdiği rüyayı, insan sınıflamasına uygun olarak derecelendirir. Ona göre insanlar üç gruptur. İlk grup, tabiatı itibariyle ruhani alemi idrakten uzak olan sıradan insanlardır. Onların nefsi aşağı evrene dönüktür ve duyu ve hayal ile idrak ederler. İkinci grup velilerdir ve nefsleri yüksek evrene dönüktür. Bu grup ilk grubun duyu ve hayal ile bildiklerine ek olarak Tanrısal olan bilgileri de elde ederler. Üçüncü grupsa peygamberlerdir. Onların insanlar arasında yaşamaları ve ahaliye karışıp iş görüşmeleri Tanrı ve meleklerle olan münasebetlerine engel değildir. Bunlar riyazet gibi dış sebep ve vasıtalara muhtaç olmadan beşeri olan nefislerin kendiliklerinden Tanrısal olan meleklik makamına çıkarak bir anda yüce evrene ulaşırlar. İbn Haldun insan yeteneklerini dikkate alarak oluşturduğu insan hiyerarşisine koşut olarak; tanrısal, meleksel ve şeytansal olarak üç tür rüyadan söz eder. Tanrısal rüyalar peygamberlere, meleksel rüyalar velilere ve şeytansal rüyalar insanlara aittir. Tanrı’dan olan rüyanın apaçık olduğunu ve yoruma gerek olmadığını, melekten olanın her ne kadar doğru bir düş ise de yoruma gerek olduğunu, şeytandan olanınsa karışık ve geçersiz olduğunu ileri sürer.

 “İbn Haldun’a göre tüm peygamberler, peygamberlik görevlerine rüya ile başlamışlardır.”


İbn Haldun, Mukaddimesi’nde rüya ve yorumu ile ilgili şunları söylemektedir: “Rüya, uykuda iken nefsin Zâhirî duygulardan olduğu gibi, Bâtınî kuvvetlerle çekişmekten ve meşgul olmaktan sıyrılarak, bir anda kendisinin rûhânî olan zâtını, manevi bir idrakle anlaması ve gaybdan kendisinin zatına akseden bilgilere vukuf kesbetmesidir. İnsani ruh, vasıtasız olarak telakki ettiği gaybî bilgileri muhayyileye sunar, muhayyile ise bu manaları birbirine benzeyen kalıplara sokar. Bu manalar birbirine benzeyen kalıplara sokulduğu taktirde, yoruma muhtaç olur. Nefs-i Nâtıka maddilikten sıyrılarak o anda gaybdan telakki ettiği manaları idrak etmeden önce, zahiri duygular vasıtasıyla aldığı ve hafızasında sakladığı sûretleri tahlil ve terkib ederse, rüya karışık olur.”
+8 oy
Simge Rüya Bilgesi (121k puan)  
Gazali ve Rüya

Gazali’nin “Kimya-yı Saadet” isimli eserinde sırf bir bölüm ölülerle dirilerin rüya yoluyla görüşmesini anlatan hadisler ve ashabtan örneklerle işlenmiştir. Bunun dışında Kimya-yı Saadet’te kalbin acaib hallerinde Gazali rüyaya şu şekilde değinmiştir: “Ona göre gönülden melekût alemine açık pencere olmasının delili ikidir. Bunlardan birincisi uyku alemidir. Uyku aleminde duyular yolu kapanmış iken, kalbin içinden bir pencere açık olup melekût alemini ve Levh-i Mahfuz’u seyreder. Hatta gelecek zamanda olacak işleri öğrenir, nasıl olacağına vakıf olur. Ya gayet açık yoldan görür, yani gördüğü gibi çıkar, yahut temsil ve hayal yolu ile görür ki tabire ihtiyaç olur. Zahir ilim, duyu organlarımızla hâsıl olan ilim (bilgi)dir. Bunun için insanların çoğu zannederler ki, uyanık olan kimsenin marifeti daha üstün, daha kuvvetlidir. Halbuki, uyanıklık halinde gaybı görmek mümkün olmaz, ancak uyku aleminde duyuların tavassut ve müdahalesi olmaksızın olur. Kalp ve Levh-i Mahfuz birer ayna gibidirler. Bunlarda bütün eşyanın görüntüsü meydana gelir. Nasıl ki ayna karşı karşıya konulduğu zaman, birindeki görüntüler, diğerine aksediyorsa, kalp ve Levh-i Mahfuz da birbirine mukabil tutulduğu zaman, Levh-i Mahfuz’daki suretler kalbe akseder. Ancak böyle olması için, kalbin dünya bağlarından kurtularak saf olması, hissedilenlerden boşalması ve böylece Levh-i Mahfuz ile münasebet kurması gerekir. Duyulanlar ile meşgul ve onlara bağlı olduğu müddetçe melekût aleminde hissedilen varlıkların ilişkisinden kurtulunca, zatının cevherinde gizli olan melekût mütalaası açığa çıkar. Bu bağların kalkmasıyla uyku hisleriyle sükûn bulur. Ancak bu halde hayal durmayıp fikrî hareketi devam eder. Bundan dolayı uyku aleminde olan kimse, her ne görürse, hayali temsiller şeklinde görür. Sarih ve açık görmez. Gördükleri kapalılık perdesinden kurtulmaz.” (İmam-ı Gazali, t.s.: 31, 32).

Gazali’ye göre rüya; sıradan insanların gaybten haber verme niteliğini de içeren, peygamberliği onaylamaları için, Tanrı tarafından kendilerine yerleştirilmiş bir numunedir. O şöyle demektedir:
“Tanrı, kullarına, peygamberliğin özelliklerinden bir numune vermekle lütufta bulunmuştur. Bu numune uykudur. Zira uyuyan kimse, rüya aracılığı ile gaybten olacakları ya açıkça ya da yorumla (tabir) anlaşılacak bir şekilde algılar.”

“Rüyanın en açık betimlemelerinden biri, Gazali’nin Ihyâ-u Ulûmiddin (Din İlimlerinin Yeniden Canlandırılması) isimli eserinde bulunmaktadır. Gazali, bu eserinde, üzerinde ezelden beri gerçekleşecek her olayın kayıtlı olduğu Levh-i Mahfuz’dan bahseder. Uyku demek, duyuların (dünyevi işler) karşısında dingin kalması ve bu şeyleri kalbe iletmemesi demektir. Kalp bu şeylerden ve fikirden (fikrin aynasından) bağımsız, kalbin özü saf olunca, kalple Levh-i Mahfuz arasındaki perde kalkar ve levhandaki bazı şeyler kalbe akseder. Uyku tek başına tüm duyuları iletemez hale getirse de hayal gücünün harekete geçmesine engel olamaz. Levh-i Mahfuz’dan kalbe aksedenleri hayal gücü hemen alır ve onu bir misal ile hikaye eder. İnsan uyandığı zaman ancak hayalindeki şeyleri hatırlar. Rüyayı tabir eden kişinin, görülen şeylerle bu hayaller arasında bir münasebet kurması gereklidir. Gazali rüyaların simgesel anlamını bu şekilde açıklamaktadır. İnsanın korktuğu ve dehşet içinde uyandığı bir şey, yılan şeklinde görünmüş olabilir; bir hükümdar deniz ya da güneş olarak veziri ay olarak ortaya çıkar ve bu rüya resimlerinin ardında, duyularla algılanamayan başka bir dünyanın varlığı yer alır. Gazali; Allah’ı ve peygamberi rüyada görmenin mümkün olduğunu kabul eder, çünkü bu durumda onlar özleriyle, asıllarıyla değil, sözü edildiği gibi uygun suretlerle görünmüş olacaklardır.”

“Gazali’de uyku, duyuların durması ve kalbe uğramaması demektir. Ancak uyku, diğer duyulara mani olsa da hayalin harekete geçmesini engellemez. Levh-i Mahfuz’da yazılı olan mukadderattan kalbe aksedenleri hayal kuvveti hemen alır ve onu bir misal ile hikaye eder. Bu misalden hayalde kalanlar uyandığı zaman hatırlanabilir. Rüyayı tabir edenin, gördüğü şeylerle bu hayaller arasında bir ilişki kurması gerekir.”

“Gazali; rüyanın mahiyetini, mükâşefe ilminin inceliklerinden sayarak açıklanmasını, doğru bulmaz. Rüya, ölümün kardeşidir. Ölümle mâlum olacak şeylerin bir kısmı rüya ile mâlum hale gelebilir. Rüya genellikle Allah’tan, melekten ve şeytandan olmak üzere üç türlüdür. Allah’tan olan rüya açıktır ve yoruma ihtiyaç göstermez. İkincisi ise melekten olandır ve tâbire muhtaçtır. Şeytandan olan ise “adgâsü ahlâm”dır. Bu yüzden de aslı ve kaynağı yoktur. Böyle rüyaları, yoruma da gerek yoktur.” (H. K. Yılmaz, 2002: 314).
“Gazali’de kalp, ilmin resimlerini kabul eden bir aynadır. Levh, ilim resimlerinin aynasıdır. Kalbin şehvetleri ve hassaların istekleriyle meşgul olması, kalp ile melekût aleminde olan levhin mütalaa edilmesi arasında gerilen bir perdedir. Gazali’nin bu söylediklerine bakılırsa, kalbin hassaların istekleriyle meşguliyetlerinden birinin de rüya olduğu anlaşılmaktadır. O’na göre; Salih, sadık kimselerin rüyaları doğru çıkar, yalan ve yanlışa batmış kimselerin rüyaları doğru çıkmaz.”

Başka bir kaynakta ise Gazali; rüyay-ı sâdıka yoluyla gerçek bilginin elde edilebileceği görüşündedir. Gazali’ye göre rüya ikiye ayrılır;  birincisi rüyay-ı kâzibe, yalancı rüyadır ki, günlük hayattaki geçekleşmemiş arzu ve isteklerin, uykuda yeniden ortaya çıkması veya yaşanmış basit olayların tekrarıdır. Bu tür rüyanın insana vereceği hiçbir mesaj yoktur. İkincisi, gerçek rüya, rüyay-ı sâdıkadır ki, bu, insan ruhunun uykuda Levh-i Mahfuz’dan kalbe yansıttığı bilgilerdir. Bunlar insana bilgiler verir, ancak çoğu kez mesajlar sembollerle ifade edildiği için insan bunları açıkça anlayamaz, anlaşılmaları tabiri gerektirir. Bir de yekazâ vardır ki, insan uyanıkken gördüğü rüyadır. Bu rüyada bilgiler, sembolsüz, açık ve seçik olarak insana Allah tarafından verilir. Bu daha çok peygamberlerin vahiy alması şekli olarak değerlendirilmiştir. Ancak, bazı insanlar da bu yolla bilgi elde edebilirler.
+8 oy
Simge Rüya Bilgesi (121k puan)  
İbn Arabi ve Rüya

İbn Arabi rüyayı şumüllü bir şekilde şöyle tarif eder: “Rüya Allah’ın melek vasıtası ile hakikat veya kinaye olarak, kulun şuurunda uyandırdığı enfüsi idrakler ve vicdani duygulardır. Yahut da şeytani telkinlerden, rabt-ü yabis karışık hayallerden ibarettir.”

“İbn Arabi’ye göre rüya, manevi ve ruhi konuların başında gelir ve onun hayal anlayışıyla yakından ilgilidir. İbn Arabi’nin rüya teorisi; psikoloji, felsefe, metafizik ve tasavvufla ilgili unsurlar içerir. Uyku sırasında, şeylerin misal alemindeki suretleri muhayyileye yansır, tıpkı şeylerin aynaya yansıması gibi. Rüya esnasında şeylerin suretleri ya olduğu gibi yansır, bu takdirde rüya olduğu gibi çıkar, yoruma ihtiyaç göstermez, ya da değişik olarak yansır yoruma ihtiyaç duyar. İbn Arabi, iradesiz ve iradeli rüyalardan da söz eder. Mesela Hz. Yusuf’un gördüğü rüya, görmeyi istediği ve arzuladığı bir rüya değildi. Halbuki İbn Arabi dilediği zaman mürşitlerinin suretlerini gerek uyanık gerekse uykudayken gözünün önünde tahayyül ettirebiliyordu ve ettirebileceğini söylüyordu. Bu anlayış bütün tasavvuf erbabınca da kabul gören bir düşüncedir. Ona göre, insanın rüya suretiyle şeylerin misal alemindeki suretlerini (formlarını) kavraması ile ilham bir bakıma aynı şeydir. Biri uykuda, diğeri ise uyanık iken gerçekleşir.”

 “O’na göre rüya; Allah Teâlâ’nın melek vasıtasıyla hakikat veya kinaye olarak kulun şuurunda uyandırdığı enfüsi idrakler ve vicdani duygulardır. Yahut da şeytani telkinlerin etkisiyle ortaya çıkan karışık hayallerden ibarettir.”

“İbn Arabi’ye göre varlığın beş mertebesi, aşağıdaki gibidir:
-Zat Mertebesi (gayb-ı mutlak/mutlak bilinmez)
-Sıfatlar ve İsimler Mertebesi (ulûhiyyet makamı, bu konumun bir başka
ismi de “akıllar mertebesidir”)
-Ef’âl/aksiyon Mertebesi (Rubûbiyyet/Rab olma makamı, bu konumun bir
başka ismi de “Ruhlar mertebesidir”)
-Emsal ve Hayal Mertebesi (âlem-i misâl)
-Hisler ve Müşahede veya Şuhûd Mertebesi (âlem-i şuhûd)

Bu sıralamadan yola çıkılırsa en alt “hisler aleminde” (normal güncel duyu ve duygular) bulunan her şey, bir üst mertebeye, yani hayal mertebesine göre ikincil bir zuhurat (çıkış) hükmündedir. Uyku halinde duyu kapıları kapandığında (alem-i şuhûd terk edildiğinde) insan, misâl alemiyle zaman ve mekan ötesindeki temas haline geçer. Bu noktada rüya alemine geçiş yapılmaktadır.”

İbn Arabî, rüyalarına önem vermiştir. Kırk yaşındayken gördüğü bir rüya birçok eserde anlatılmaktadır. Rüyasında, altın ve gümüş tuğlalardan yapılmış olan Kâbe’yi görür. Ancak bir altın tuğla ile bir gümüş tuğla eksiktir. “İnşaat bitmiş, hiçbir şey kalmamıştı. Onun seyrine dalmış, güzelliğine hayran kalmıştım. Sonra Yemen köşesiyle Suriye köşesi arasındaki tarafa döndüm. Bir de baktım ki, o duvarda Suriye köşesine daha yakın bir yerde, iki sırada birer tuğlalık yer boş kalmış. Üst sırada bir altın tuğla, alt sırada ise bir gümüş tuğla eksikti. Sonra, o iki eksik tuğlaya ayrılmış yere kendimin yerleştirildiğini gördüm. Ben Kâbe’yi eksiksiz ve kusursuz kılan o iki tuğlaydım. Ayağa kalktım, gayet bilinçli bir şekilde, ayağa kalktığımı gözlüyordum, aynı zamanda hiç şüphe duymaksızın, o iki tuğla olduğumu, o iki tuğlanın ise ben olduğunu biliyordum. Sonra uyandım ve Allah’a şükrettim.” Bu rüyayı yorumlarken, İbn Arabî, Muhammed’in peygamberler arasındaki yeri neyse, kendisinin evliya arasındaki yerinin o olduğu tespitini yapar; yani kendisi, Hâtemü’l-Evliya, veliler arasındaki en yüksek ve en son otoritedir. Bu rüya, üstadın ilk muazzam rüyası değildir. Genç bir delikanlıyken; rüyasında muazzam bir kıyamet günü rüyetine şahit olmuş, burada Allah’ın tahtını yanında görmüş, Allah ona dokunmuş ve kendisi de O’ndan, doğrudan cennete gönderilmeyi dilemiş, ayrıca aynı onuru çevresindeki insanların dördü için daha istemiştir. İbn Arabi’nin rüya yaşamı bu şekilde gelişmiş, sonunda Peygamber ona rüyasında Fusûsu’l-Hikem adlı eserini vermiştir.


Ayrıca İbn Arabî Fusûsu’l-Hikem adlı eserinde Hz. Yusuf’un rüyasına ve rüya tabir etmesine de değinmiştir. İbn Arabî; Hz. Yusuf’un rüyasını, içinde yaşadığımız şu dünya ile doğrudan ilişkilendirir ve meseleyi alemin hayal oluşuna getirir. Ona göre alem, aslında rüyadan ve hayalden başka bir şey değildir. Asıl alem, uyku sırasında görülen alemdir. Onun görüşüne göre rüya, değersiz ya da yanlış şeylere değil sembole delalet etmektedir.


İbn Arabî’ye göre, rüyada görülenler; hem bizim öznel tecrübemize hem de nesnel muhtevaya dayanarak anlatılmayı gerektirir. Rüyada bir dostunuzu görecek olursanız; bir yanda dostunuzu bir yanda da kendi kendinizi görüyorsunuz demektir; rüyanızın muhtevası özneldir ama yine de belli bir nesnel gerçekliğe sahiptir çünkü başkasını değil belli bir dostunuzu görüyorsunuzdur. Gördüğünüz şeyi hem doğru hem de doğru değil diye kabul etmek durumundayız çünkü siz bir anlamda belirli bir şey görüyorsunuz, başka bir anlamda ise görmüyorsunuz. İbn Arabî, “Allah, bu hayatta (alemu’l- hayvani) bütün insanlar hayal alemine tanık olabilsin ve duyusal dünyaya benzer başka bir dünyanın bulunduğunu bilebilsinler diye rüyayı vermiştir.” diyor. Rüyalarda anlamlar maddi dayanaklar (mevadd)dan bağımsız olma durumundan maddi dayanakların örtüsüne alınırlar. Rüyalarla bağımsız anlamlar arasında bir bağ kurma lehindeki geleneksel temel, Kur’an’ın Hz. Yusuf’un rüyaları yorumlama yeteneğine yaptığı atıflarla ve Peygamber’in bu gücü kullandığını gösteren çok sayıda hadise dayanır. İbn Arabi, sık sık Buhari’de bulunan bir hadise özellikle işaret etmektedir. “Rüyada bana bir bardak süt verildi; o kadar çok içtim ki parmak uçlarımın bile susuzluğa kandığını gördüm. Sonra kalanını Ömer’e verdim. “Ey Allah’ın elçisi, bunu neye yoruyorsun?” diye sorulduğunda; “bilgi” diye cevap verdi.” İbn Arabi, burada bağımsız bir anlam, uygun bir form farz edilmiş ve hayal alemi içinde tecessüm etmiştir. Aynı şekilde İbn Arabi, peygamberin; “Ben (rüyada) Rabbimi bir genç suretinde gördüm” sözünü de hatırlatmaktadır. Çünkü, diyor İbn Arabi, “rüya gören kimse anlamları duyusal nesneler şeklinde görür, zira hayalin realitesi yeterince cisim olmayan bir şeyi cisim haline sokmaktır.” Kişi uykuda olup hayali gerçeklikleri rüyada algılayabilir.

“İbn Arabi vahiy konusunu işlerken rüyanın öneminden de bahsetmiştir ve rüyayı vahyinin bir parçası olarak görmüştür. Bilesin ki vahyin başlangıcı rüyadır. Rüya da uyku halinde gerçekleşir. Hz. Ayşe “Peygambere vahiy ilk önce rüya ile başladı” demiştir. Vahiy, özü itibariyle makul (düşünülür) anlamlardır dolayısıyla da duyusal olarak algılanamaz. Ama eğer anlam duyusal alana inmek isterse, ilk önce, saf anlam ve nesneler dünyasının ortasında bulunana hayalde dönüştürülmesi gerekir. Zira hayalin yapısı, kendine ulaşanı duyulur biçime sokar, onları duyulur biçimlere dönüştürür. Bu durumdaki vahiy, uykuda rüya, uyanıkken ise tahayyül adını alır. İşte bu nedenledir ki vahiy hayalle başlamıştır. İbn Arabi, vahiyle oldukça geniş bir manayı kasteder. Sadece peygambere ulaşan en ilahi bildirimi anlamaz. Bu yüzden de “nübüvvet bütünüyle sona ermemiştir” der. Rüyaya tekrar dönülecek olunursa, kimi zaman, hiss-i müşterekte toplanan duyu verilerinden kaynaklanır; kimi zaman da yukarı alemden kaynaklanır. Eğer rüya duyu verilerinden kaynaklanıyorsa hayal hisse tabidir, yok eğer akli alemden kaynaklanıyorsa akla tabidir. İnsan ontolojik olarak iki alemin buluştuğu bir varlıktır. Dolayısıyla iki alemle de ilişki içindedir. Öyleyse rüya her iki alemle de ilgili olacaktır. Rüyanın sembolik bir yanı vardır. Ancak, duyusal alanla ilgili olan ve Hz. Peygamber’in rüyasında (Feth, 48/ 27) olduğu gibi, bazılarında yoruma gerek kalmaz. Duyusal alanla ilgili olana adgâs-ı ahlâm denir ki, bir değeri yoktur. Bizim üzerinde durduğumuz kısmı, hayalle ilgili olan ve yoruma ihtiyaç duyan rüyadır. Bu tip rüyaların özel bir yorumlama biçimi yoktur. Bazı çok genel kurallar dışında, şahsi anlayışa bağlıdır. Bazen rüya, yorumlanması gerekirken, yorumlama gerektirmediği düşünülebilir. Mesela Hz. İbrahim, rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmüş, ama bunu yorumlamamıştır. Oysaki onu koç kurban etmek şeklinde yorumlamalıydı.”

“İbn Arabî, Allah’ın, her şeyin bilgisini insanın içine yerleştirmiş olduğunu kabul eder. Kur’an’daki “Adem’e isimlerin tümünü öğretti” cümlesinden de bu sonuca varılabilir çünkü isimler, müsemmayı da temsil etmektedir. Ancak Allah sonra, içine yerleştirdiği her şeyi Adem’in görebilmesini engellemiştir; bu yüzden yalnızca yaklaşık fikirler mümkün olabilmektedir. Rüya tabiri sayesinde insan, kendisine rüyada gösterilen suretler, kişiler ve imgelerin ne anlama geldiğini öğrenebilir böylece rüyanın şifreli mesajı, deyim yerindeyse “tabir sandalı” yardımıyla öbür taraftaki kıyıdan günlük yaşama getirilebilmektedir.”
+2 oy
Simge Rüya Bilgesi (121k puan)  
Doğu ve batı düşüncesini birlikte vermek istiyordum ama ayrı ayrı olursa daha iyi olacaktır diye düşündüm

İlgili rüyalar

+18 oy
14 yorum 99 okuma
Simge 4 Ağustos 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı
+12 oy
7 yorum 66 okuma
Simge 24 Temmuz 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı
+9 oy
6 yorum 41 okuma
Simge 24 Temmuz 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı
+12 oy
5 yorum 52 okuma
Simge 4 Ağustos 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı
+6 oy
5 yorum 49 okuma
mustafaharputi 6 Ağustos 2020 Bilgi kategorisinde mustafaharputi Rüya Bilgesi (16.1m puan)   yazdı
+14 oy
5 yorum 58 okuma
Simge 24 Temmuz 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı
+13 oy
8 yorum 55 okuma
Simge 24 Temmuz 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı
+11 oy
12 yorum 89 okuma
+9 oy
4 yorum 42 okuma
Simge 24 Temmuz 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı
+8 oy
4 yorum 55 okuma
Simge 25 Temmuz 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı
+22 oy
19 yorum 137 okuma
Simge 10 Ağustos 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı
+9 oy
22 yorum 140 okuma
Simge 25 Temmuz 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı
+11 oy
9 yorum 53 okuma
Simge 4 Ağustos 2020 Bilgi kategorisinde Simge Rüya Bilgesi (121k puan)   yazdı


Rüyada Rüya Yorumu ve Analizi rüyalarınızın bilimsel ve psikolojik açıdan yorumlanmasını ve islami tabiri için bir ortam sağlar. Rüya yorum ve tabirlerine siz de destek olabilir, bilgilerinizi ve sezgilerinizi rüya görenlerle paylaşabilirsiniz.

Rüya günlüğü olan sitemizde kişiye özel rüya analizi, rüya yorumu ve rüya tabiri hizmetleri verilmektedir. Rüyalarınızı yorumlatmak için kimden yorum istediğinizi rüyanın sonuna veya etiket bölümüne ekleyebilirsiniz.
Rüya tabiri sözlüğü

Puan Tablosu

Rüya yazmak : -1000
Yorum yazmak: +120
Düşünce yazmak: +12
Rüya oylamak: +2
Yorum oylamak: +4
Rüyanıza en iyi yorum seçmek: +150
Yorumunuzun en iyi seçilmesi: +350
Yorumunuzun her artı oyu: +10
Rüyanızın her artı oyu: +5
Rüyanızın her okunması: +1
Rüya yorumu, rüya tabiri, rüya görüşmeciliği ve rüya analizi gibi kişiye özel bölümlerimiz vardır. Rüyada rüya sitemizde üyelerimize özel mesaj, duvar yazıları gibi sistemler mevcuttur. Ayrıca üye olmadan da yorum ve tabir yazabilirsiniz. Uyarı: Rüya ve yorum içeriklerinden sitemiz sorumlu değildir. Buradaki bilgiler size sadece farklı bir bakış açısı sağlar.
...